Savaş Sanatının Mağlubiyeti ve Sanat Tarihi | Mustafa SÜRÜN

BURADASIN
Osmanlı Sanatı

XVIII. ve XIX. yüzyıl Osmanlı tarihi önceki dönemlerinden farklı olarak genelde Avrupa ile olan ilişkiler bağlamında ele alınmaktadır. Savaşlar, fetihler yenilgiler ve kazanılan-kaybedilen topraklar üzerinden hareketle Osmanlı tarihi ele alındığında 1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması bu yaklaşımın kırılma noktası olarak kabul edilir. Günümüzde tarih yazarlarının çok çabuk biçimde kabul ettikleri bu tarihi gerçek getirdiği sonuçları itibariyle Osmanlı için sancılı bir şekilde iki yüz yıl boyunca devam edecek olan değişim sürecinin tetikleyici unsuru olarak görülmektedir.

Aslında Osmanlı devlet sisteminin düzenli bir biçimde işlediği dönemlerde Batıyla olan ilişkiler coğrafi komşuluk sebebiyle yüzyıllardır savaşlar ve ticaretle sınırlı kalmıştır. Bu dönemde fikir, düşünce ve sanat alanında ise derin etkileşimler olmamıştır. Siyasî, iktisadî, askerî ve dinî olarak birbirinin rakibi olan bu iki medeniyetin rekabeti XVIII. yüzyıldan itibaren Batı lehine değişmeye başlamış ve Osmanlı askeri alandaki üstünlüğünü kaybetmeye başlamıştır.

XVIII. yüzyılda gerek Osmanlı’nın Batı’ya gerekse Batı’nın Osmanlı’ya bakışında değişimler olmuştur. Batı dünyasındaki gelişmelerin Osmanlı üzerindeki etkilerinin iyice hissedilmesiyle Batı için Osmanlı artık risk olmaktan çıkmaktaydı. Osmanlı için ise Batı’ya karşı üstünlük duygusundan kaynaklanan sert duruşunun yumuşamaya başladığı bir dönem olmuştur. Bu düşünsel yapının değişmesiyle birlikte doğrudan diplomatik temaslar sağlamak amacıyla Batıya sefirler gönderilmiştir. Aynı zamanda İmparatorluk kendini restorasyon çalışmalarına başlamıştır. Bu dönemde matbaa ve mühendishanelerin kurulması değişimin getirdiği somut girişimlerdir. Ordunun modernizasyonu ise öncelikli olarak ele alınmıştır. XVIII. yüzyıl ayrıca ekonomik açıdan Avrupa’da önemli gelişmelerin olduğu, Osmanlı’da ise ekonomik sıkıntıların belirmeye başladığı bir dönem olmuştur. Avrupa’da yaşanan Sanayi Devrimi’yle birlikte İmparatorluğun askeri alandaki başarısızlıklarının getirdiği sonuçlar XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik alanda da kendini hissettirmekteydi.

Osmanlı’nın gerek askeri gerekse ekonomik olarak zayıflaması Avrupa’nın Osmanlı’yı baskı altında tutmasını sağlayan unsurlar olması sebebiyle de onların çağdaşlaşma gayretlerine olan katkılarını sınırlı tutmuştur. Batı, Osmanlı’da gerçekleşen çağdaşlaşma gayretlerine kendi menfaatleri gereği mesafeli bir duruş sergilemiştir.

Asırlardır üstünlük kurduğu ve hedef bölge olarak benimsediği Avrupa karşısında önce durmak sonra da adım adım geri çekilmek zorunda kalan Osmanlı’nın kendini yenilemek için buradan bilgi ve teknik devşirme zorunluluğu ve bu ülkeleri mecburi bir müttefiklik seviyesine getirmesi kolay benimsenen bir süreç olmamıştır. Siyasi iradenin benimsediği gerçekler ve yapmak zorunda kaldığı değişiklikler toplumda uzun süre temkinle karşılanmıştır. Çünkü bu yenilikler zamana yayılarak değil birden yapılmak istenmiştir. Bu da toplumsal kabullenme sürecinde ters etki yapmıştır.

Ayrıca devletin içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için sonraki dönemlerde Hıristiyan dünyanın merkezi olan Batı’yı rol model olarak benimsemesi de toplumdaki psikolojik gerginliğin temel sebebi olmuştur. Osmanlının mecburi bir modernleşme sürecine girmesinin doğurduğu tepkisel refleks yapılacak olan değişim hareketlerinin hızını da belirlemiştir.

mparatorluk bu dönemde ekonomik, idari ve askeri alandaki sıkıntıları aşmak için ıslahat, modernleşme ve Batılılaşma dönemlerini yaşayan bir süreçten geçmiştir. Bunlardan birincisi kendi bünyesinden hareketle geleneksel düzendeki yapının gözden geçirilmesini, ikincisi bunun yetersizliğinin anlaşılması üzerine geri kalındığı düşünülen kısımlarda tadilat için dışarıdan birikim devşirmeyi ve üçüncüsü ise hayatın her alanında yapılacak olan değişimlerde Batı’nın referans merkezi olmasını ifade etmektedir.64 Kurtuluş reçetelerinin Batı menşeli ecza ile oluşturulması ve bunun mecburi istikamet olarak belirmesi sonucunda ortaya çıkan süreç farkına varmak, kabullenmek ve her alanda uygulama aşamasına geçilmesi merhalelerinden oluşan iki asırlık bir tecrübe birikimine sebep olmuştur. Modernleşme çabalarımızın günümüze kadar ulaşan etkisiyle son evresi Batılılaşma olmuştur. Gelinen noktada son çare olarak başvurulan yöntemi ifade etmek için kullanılan bu kavramın taşıdığı mana dönemin değerler dünyasını yönlendiren temel düşünce biçimi olmuştur. Aslında bu sürecin ülkemizde dünyadaki diğer örneklerinden ayıran yanı değişimin en tepeden başlayıp tabana doğru yayılmasını mecbur kılan gelişmelerdir ki bizim için Batılılaştırma kavramı süreci daha doğru ifade etmektedir.

Altı asır varlığını devam ettiren bir imparatorluğun her zaman bir değişim içerisinde olması doğaldı. Fakat Osmanlı’nın son iki yüzyılda ve özellikle 19. yüzyılda yaşadığı değişimin boyutları önceki dönemlerinden farklıydı. Önceden beslendiği kaynaklar ve temsil ettiği zihin dünyasının doğal seyri içersinde bu değişimleri yaşarken Batılılaşma dediğimiz bu dönemde doğal akışın dışına çıkılarak tam tersi istikamette bir yol tutulup zihinsel sürecin yatağında kayma meydana getirilmiştir. Kendi dışında gelişen ve inkâr edilemez bir seviyeye ulaşan Batı dünyasına daha fazla kayıtsız kalınamadı.

Gerçekten büyük balığın küçük balığı yutma riskinin iyice belirgin hale gelmesi önceliğin askeri alanda modernleşme uygulamalarını başlatmıştır. Başvurulan yöntemlerin devletin varlığının tehlikeye girdiği bir dönemde kullanılmış olması ve önceliklerin de buna göre belirlenmesinde etkili olmuştur. Ardından hukuk, eğitim, felsefe, sanat ve edebiyatta bu değişimin tamamlayıcı unsurları olarak Batılı biçimleriyle modernleşme çabalarına dahil edilmiştir. Burada tezat oluşturan olgulardan biri artık egemen güç durumundan edilgen hale gelmeye başlayan bir devletin tekrar çıkış yakalama isteğinde örnek aldığı batı dünyasının aynı zamanda tarihi süreç sebebiyle içinde bulunduğu duruma neden olan merkez olmasıydı. Askeri alanda yapılan modernizasyon çalışmaları sonrasında batı dünyasının bütün değerleri hızlı bir şekilde aktarılmaya çalışılmıştır. 19. yüzyıl Avrupa’dan bilim ithalatının en yoğun yaşandığı bir dönem olmuştur. Yüzyıllardır oluşturulan geleneksel zihinsel birikim Batıdan devşirilen modern bilgiye terk edilmeye başlandı.

19. yüzyıl Osmanlısı artık bilgiyi üreten ve ona yön veren bir merkez olmaktan uzaklaşan fakat yeni merkezin bilgi birikimini kendine aktarmak için farklı yöntemlerle Batıya yaklaşmaya çalışan bir tutum içerisindedir. Durulmuş tutarlı bir düşünceden mahrum bir biçimde dönemin şartları gereği ihtiyacı olan alanlarda seçmeci bir tavırla bilimin takipçisi olmuştur. Böylesi bir modernleşme döneminin başlangıcında ve kaotik bir ortamda yapılanlar inkâr edilemez ciddi girişimlerdir. Fakat Osmanlı değişen dünya dengeleri sebebiyle küçüldükçe Batılılaşıyor ve Batılılaştıkça daha da küçülüyordu.

Bunun önüne geçebilmek için Humbaracı Ocağı (1735), Hendesehane (1775), Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn (1775), Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn (1795), Tersâne Tıbbiyesi (1806), Mekteb-i Harbiye (1834-1835) gibi okullar açılmıştır. Böylece Avrupaî yöntemlerle asker yetiştirmek ve modern tekniklerle donanımlı ordular kurmak istenmiştir. Bu dönemde Avrupa’ya özellikle Paris, Londra ve Viyana’ya öğrenci gönderilmeye başlanmıştır. Hatta Paris’e gönderilenlerin eğitimlerini tamamlamaları için orada bir de Mekteb-i Osmânî (1857) isimli bir okul açılmıştır.

Tanzimatla (1839) birlikte hem mevcut bürokrasinin ihtiyacını karşılamak için bilgili memur yetiştirmek hem de askeri yüksek eğitim kurumlarına öğrenci hazırlamak için orta eğitimin teşkilatlanması ön plana çıkmıştır. Ayrıca eğitim işlerini düzenlemek ve gerekli reformların yapılması için Meclis-i Muvakkat (1845) ve Meclis-i Maarif-i Umûmiye (1846) kurulmuştur. Bu dönemde sivil eğitim kurumlarından ibtidâîye-sıbyan mektepleri ve rüşdiye mekteplerinin gelişimine büyük önem verilmiştir. Rüşdiyelere öğretmen yetiştirmek için de Dârü’l Muallimin (1846) ve Dârü’l Muallimât (1870) açılmıştır. Artık Osmanlıda klasik eğitim sisteminin temsilcisi medreselerin yanında farklı bir eğitim sistemi ortaya çıkmaya başlamıştır.

Islahât fermanından (1856) sonra 1869 yılında hazırlanan Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi eğitim kurumlarının Batılılaşması aşamasında eğitim hayatına yön veren resmi devlet politikasını belirlemiştir. Bu dönemde Osmanlı’da yüksek eğitim veren askeri ve sivil mekteplere öğrenci yetiştirmek ve buralara hazırlık için rüşdiyelerin üstünde idadîler, idadîlerin üstünde ise sultanîler kurulmuştur.

Sonrasında medrese dışında sivil yüksek eğitim veren bir müessesenin kurulması istenmiştir. Halkın eğitimini sağlamak, bütün ilim ve fenlerin eğitimini vermek ve devletin hizmetleri için bilgili memur ihtiyacını karşılayabilmek için Batı tarzında bir üniversite şeklinde düşünülen Dârü’l-Fünun (1870) kurulmuştur. Darü’l-Fünun’un inşaatı devam ederken (1847-1865) ders kitaplarının da hazırlanması için Encümen-i Dâniş oluşturulmuş fakat 1863 yılına kadar hiçbir kitap hazırlanamamıştır.

Mesleki eğitim için ise Askeri Baytar Mektebi (1841), Mülkiye Baytar Mektebi (1888-1889), Ziraat Mektebi (1847), Sanayi Mektebi (1848), Orman (1857) ve Maden Mektepleri (1872), Mekteb-i Mülkiye (1859) ve Hukuk Mektebi (1870) kurulmuştur. Bu dönemde ayrıca bilim, kültür ve sanatın üretilmesinde, modern bilimlerin yaygınlaştırılmasında etkili olan ilmi ve mesleki cemiyetler de Osmanlıda hızla oluşmaya başlamıştı. Tanzimattan sonra yetişen yeni münevverler 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu cemiyetlerin kurulmasını sağlamıştır.

Eğitim sisteminin kurumsallaşmasında ihtiyaçlar hiyerarşisi belirleyici unsur olmuştur. Öncelikli ihtiyaçlara göre yol alan modern eğitim faaliyetlerinin inşa süreci içerisinde sanat eğitimi en son kurumsallaşan alan olmuştur. Sanat tarihi ise sistematik bir bilim dalı olarak bu önem sırasında henüz kendine yer bulamamıştır. Mimarlık, resim, heykel ve gravür alanında eğitim vermek için kurulan Sanayi-i Nefîse Mektebi’nden (1882) sonra ayrıca kızlar için sanat eğitimi veren İnâs Sanayi-i Nefîse Mektebi (1914) ve tezyînî sanatlar ile hüsn-ü hat eğitimi veren Medresetü’l-Hattâttîn (1915) kurulmuştur.

Gerek bu kurumlardan yetişen gerekse yurt dışında eğitim alan kişilerin sayısının artmasıyla geleneksel düşünce tarzı terk edilmeye başlanmıştır. Batı dünyasının sahip olduğu bilimsel bilginin eleştiriden uzak ve teslimiyetçi bir yaklaşımla aktarılma isteği bu dönemin düşünce dünyasına hâkim olmuştur. XIX. yüzyıl kaçınılmaz sonun kabul edilmesi güç gerçekleri altında hızlı ve pragmatik çözümlerin her alanda kurumsallaşma çabasıyla somutlaştığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde yapılan reform hareketlerinde eleştirilen noktalar girişimlerin yüzeysel, taklide dayalı, birbirinden kopuk ve parçalı pratikler olmasıdır. Aslında bu ifadeler dönemin düşünce dünyasının hemen hemen her alanında karşılık bulmaktadır. Geleneksel düşünce tarzımızın en derin kırılmalarının yaşandığı bu dönemde arkeoloji, müzecilik ve sanat tarihi gibi yeni bilim dalları da ülkemize giriş yapmıştır. Bu alanlardan arkeoloji ve müzecilik kurumsallaşarak başlangıç sürecini yaşarken sanat tarihi Sanayi-i Nefîse Mektebi ve Dârülfünun gibi kurumlarda sadece ders olarak kalmış ve sanat tarihi araştırmaları sistemli bir bilim dalı olmaksızın sınırlı bir çerçevede devam etmiştir.

İmparatorluğun sömürgeleşmektense çarpışarak geri çekildiği ve birçok kayıplar verdiği dönemde sanat tarihi ile uğraşmak çok lüks bir ihtiyaçtı. Fakat diğer yandan düşünce dünyamızı sömürgeleştiren Batılılaşmanın gerektirdiği entelektüel birikimin sağlanması içinde vazgeçilmez bir çekiciliği vardı. Bundan dolayı 19. yy.da sanat tarihi müstakil bir bilim dalı haline gelmese de alt dallarıyla birlikte varlığını hissettirmiş alanlardan biri olmuştur.

Bu Yazı Toplamda 255 Okundu


Bu Yazıyı Paylaş :

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?


TemaHex