Ölümün Anlamı | Ahmet UHRİ

BURADASIN

Ansiklopedi ya da sözlüklerde “Bir insan, bir hayvan veya bir bitkide yaşamın tam ve kesin olarak sona ermesi. ” şeklinde tanımlanan ölüm, çok eski dönemlerden beri insanoğlunun ilgisini çekmiş ve insanoğlu bu olayla ilgili olarak kültürden kültüre değişen çok farklı davranış biçimleri sergilemiştir. Ölüm yeryüzündeki tüm varlıkları, toplumları, kültürleri, sosyal kurum ve kuruluşları, hatta insanın zaman anlayışına göre sonsuz gibi görünse de tüm gök cisimlerini ve evreni kapsayan bir olgu olarak ister fen bilimleri, isterse de sosyal bilimlerin olsun bütün alanlar için ilgi çekici bir konudur. Ölümün bu evrensel niteliği, onun farklı açılardan ele alınıp incelenmesi, değerlendirilmesi ve yorumlanması sonucunu doğurmuştur. Cansızlarda ölüm, varlığın varoluş halinin sona ererek, niteliksel ve niceliksel anlamda biçim değiştirmesi şeklinde tanımlanabilirken; canlılar söz konusu olduğunda, en yalın tanımıyla hücrenin, organın veya organizmanın yaşamsal fonksiyonlarını tamamen yitirmesi ya da canlı olma halinin sona ermesi anlamına gelir.

Ölümün bu evrensel niteliğinin farkında olan insanoğlunu dünyada yaşayan diğer canlılardan ayıran belki de en önemli nitelik bir gün öleceği bilgisine sahip olmasıdır. Başka hiçbir canlıda görünmeyen bu bilinçli farkındalık, en eski çağlardan beri insanoğlunun dikkatini ölüme yoğunlaştırmasına da neden olmuş ve ilkçağlardan heri başta felsefeciler ve sanatçılar olmak üzere hu konuda antropoloji, etnoloji, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal bilimlerin diğer dallarında da çalışmalar yapılmıştır. Özellikle “ölüm olgusu” ve hundan sonra neler olduğu konusuna kafa yoran felsefeciler hu konuda kendi felsefe ekollerine uygun düşünceler üretmişlerdir. Antropolog ve etnologlar ise günü­müz halklarının ölüm üzerine geliştirdiği davranışları inceleyerek bu konuya katkıda bulunmaya çalışmışlardır.

Etnolojik ya da antropolojik incelemeler ölüm olgusunu üç bölümde ele almakta ve ölüm öncesi, ölüm sırası ve ölüm sonrası yapılan uygulamaları incelemektedirler. Açacak olursak, ölüm
olayı gerçekleşmeden önce bu olayla ilgili önhelirtiler konusunda toplumların davranışları, bireyin ölümünü takiben yapılan uygulamaları (ölünün hazırlanışı, gömülüşü, ruhla ilgili tasarımlar gibi) ve ölünün ardında yapılan ölü yemeği, başsağlığı, geride bıraktığı kişisel eşyaları konusunda ne yapıldığı gibi davranışları dikkate alır. Ancak arkeolojik olarak, hem de yazının olmadığı kültürleri incelerken etnolog ve antropologlardan daha zorlu çalışma koşulları ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, örneğin ilk bölümü oluşturan ölüm ile ilgili önhelirtiler konusunda hiçbir maddi kanıt olmadığı için herhangi bir yorum yapmak olanaksızdır. Ya da bununla ilgili herhangi bir kanıt olsa dahi bu kanıtı tanımlamak ve hu şekilde yorumlamak yazısız yani tarihöncesi toplumlar için olanaksızdır. Bu nedenle arkeoloji biliminin doğası gereği eldeki maddi kanıtlarla yorum yapılacağından, ancak ölüm sonrası yapılan uygulamaların bir kısmı ile ölünün gömülmesi sırasında yapılan bazı uygulamalar incelenebilir.

Ölümden sonra neler olduğu konusunda pozitif bilimler olarak adlandırılan biyoloji, tıp vb. bilimler yönünden en azından fiziksel sonuç konusunda bir görüş birliği vardır. Buna karşın, sosyal bilimler açısından özellikle insanın ölüme karşı göster ­ diği tepkiler konusunda oldukça ilgi çekici çalışmalar yapılmaktadır. Bunun nedeni ise insanoğlunun belki de en önemli icatlarından biri olarak kabul edebileceğimiz ruh kavramıdır.

Ölüm, sonuç olarak hepimizin bir gün yaşayacağı ya da yapacağı bir deneydir. Ancak bu deneyin sonuçlarını hiçbir şekilde bu deneyi merak eden diğer insanlara aktarmamız söz konusu olamayacağı için deneyi merak edenlerin yapabileceği tek şey elbette bilinçli olarak ölümü seçip sonucunda neler olduğunu görmek olmayacaktır. Yapılabilecek tek şey deneyin sonuçları üzerine düşünce üretmek ya da tahminde bulunmaktır. Fizikolarak bedenin çürümesi ve organik kısımlarının yok olması bu deneyin gözlemlenebilen kısmıdır. Bir başka deyişle ölüm olgusunu gözlemleyenler için elde olan ve gözle görülür elle tutulur tek bilgi bedenin çürüdüğü, yumuşak dokuların belli bir süre içinde yok olduğu ve geriye sert ve kaybolmayan doku olarak
adlandırılabilecek kemik, diş vb ‘nin kaldığıdır.

Belki de ölümle ilgili bu gözlemlerin görünür sonucunun estetik olmaması, görüntünün kötülüğü, geri dönüşünün bulunmaması, ölen kişiye duyulan sevgi ve ölümü kabullenmeyiş gibi nedenlerle ortaya çıkan rahatsızlık ya da tedirgin edicilik insanoğlunun ölüm karşısında değişik edimler gerçekleştirmesine neden olmuştur. Bu edimlerin belki de en önemlisi, yazının ve
tanrı kavramının icadından da önemlisi ruh kavramının icat edilmiş olmasıdır. Zaten yukarıda yapılan ölüm tanımına tekrar dönecek olursak bu tanımın sadece görülen sonucu tanımladığı;
bir diğer deyişle yaşamın geri dönülemez biçimde tam ve kesin olarak sona ermesini tanımladığı görülür. Oysa dinsel açıdan ölüm “ruhun bedenden aynlması” olarak tanımlanmaktadır. Belki de bu tanım gereğidir ki insan ölünün arkasından onu yakma, gömme, yanına günlük kullanım eşya ve araçlarını bırakma ya da daha değişik edimler içine girmiştir.

Günümüz fen bilimleri alanında çalışan araştırmacıların özellikle geriatri, biyoteknoloji, biyokimya ve gen mühendisliği alanında önemli ilerlemeler sağlamalarının ve bu alanlara yapılan yatırımın son derece yüksek rakamlara çıkmış olması insanın dünyada kalıcı olmadığının farkında olması ve kalacağı süreyi uzatmak istemesi ya da ölüme çare bulmak istemesi ile bağlantılı gibi görünmektedir. Bu haliyle en erken dönemlerden beri ölümü kabullenmeyen ve sonrasının olduğu düşüncesini geliştirerek bunun somut kanıtlarını mezar, ölü hediyesi gibi biz arkeologların bulabileceği şekilde maddi kültür öğeleri olarak bırakmış olan insan ile günümüz insanının düşünüş biçimi arasında sanki bir fark yokmuş gibi görünür.

Aslında gerçekten de arada düşünce ve düşüncenin davranışa yansıması bakımından fark yoktur. Yapılmak istenen şey termodinamik bir ilke olarak irreversibil/tersinmez bir prosesi
reversibil/tersinir hale getirme çabasından başka bir şey değildir. Ölümün geriye dönüşünün olmaması bir başka deyiş­le tersinmez oluşunun rahatsız ediciliği insanoğlunu bu olayı geriye döndürebilme çabası içine sokmuş gibi görünmektedir. Zaten canlılığın kendisi termodinamiğin ikinci yasasına aykın bir durum olduğundan aslında insanın giderek yaşlanmasını durdurmak ya da ölümü yeryüzünden kaldırmak olası değildir. Bir başka deyişle yine termodinamik yasaya göre kapalı bir sistemde entropinin artışı sonuç olarak düzensizliği ve sistemin çözülüşünü getireceğinden, bu ilkeyi insana ya da herhangi bir canlıya uyguladığımızda ve canlılığın kendisini kapalı bir sistem olarak düşünürsek, bu sistemin zamana bağlı olarak artan entropisi sonuçta ölümü getirecek ve canlının görünür hali yani bedeni ölümle birlikte çözülerek farklı bir biçime yönelecektir.

İşte bu duruma karşı koymak insanoğlunun en temel sorunlarından biri olmuş ve bir başka deyişle daha düşük entropi sağlamak ya da bu olayı tersine çevirebilmek için değişik yollar
denenmiştir. Ölüm olgusuna çözüm bulmanın ilk adımı ise ruh ve öteki dünya kavramlarını icat etmekten geçmektedir. Bu da en eski dönemlerden beri ölü bedenin bir ritüel dahilinde
gömülmesi, bu sırada ölünün yanına bazı günlük kullanım maddelerinin ya da yiyecek içeceğin bırakılması veya süslenerek tekrar geriye döndüğünde ya da bir başka dünyaya gittiğinde oradaki yaşama kolay uyum sağlaması içindir. Günümüzün materyalist kültürlerinde ise bir öteki dünya inancı yerini bu dünyada daha uzun süre kalma ya da ölümsüzlüğe ulaşmak çabasına bırakmıştır demek pek yanlış sayılmaz. Burada kısaca öteki dünya kavramı üzerinde durmakta yarar vardır. Yine etnolog ve antropologların gözlemlerinden yola çıkacak olursak, çok tanrılı, şamanik ya da pagan olarak adlandırılan kültürlerde ölümden sonra gidilen yer genellikle bu dünyanın benzeri ya da paraleliyken, tek tanrılı dinlerde bu paralel dünya kavramı, cennet, cehennem araf gibi kısımların olduğu öteki dünya kavramına dönüşmüştür. 22 Ancak, bazı inanışlarda bu ayrımı net olarak saptamak da eldeki veri eksikliği veya yorum farklılıkları nedeniyle kolay değildir.

İnsanın bilişsel gelişimi içinde ölümün yerine ve ruh, öteki dünya, tanrı ve din kavramlarına geçmeden önce konunun daha anlaşılır olabilmesi için aşağıdaki zaman dizinine bakmakta yarar vardır. Arkeolojik verilere dayanarak hazırlanan bu dizin insanın dünyadaki varoluşundan itibaren gerçekleştirdiği ekonomik faaliyetlere dayanarak ve bunlar için gereken aletler bir diğer deyişle kültür ürünleri dikkate alınarak oluşturulmuştur. Buna göre insanın dünyada varoluşu ile başlayan süreç iki ana kısma ayrılmakta, bu kısımlardan ilki yaşamını avcılık ve toplayıcılıkla idame ettirdiği “Besin Toplayıcılığı Evresi” olarak adlandırılmaktadır. Bu evre ilk insanımsıdan başlayarak yaklaşık 3, 5 milyon yıllık bir süreçtir. İkinci kısım olan “Besin
Üretimi Evresi” ise MÖ ıı. ooo/ıo.ooo’den başlayarak günü­müze kadar gelmektedir. Giriş bölümünde de belirtildiği gibi bu sayısal tarihler insanın tarihöncesi evresinin toplam varoluş
süresi içinde %99, 9 gibi bir orana isabet ettiğini de göstermekte ve bu sürecin önemlice bir kısmı (%99, ı’si) besin toplayıcılığı ile geçmiş ve insan yaklaşık 3, 5 milyon yıllık varoluş sürecinin sadece son ı2- ı3 binyılı içinde (%0, 3’ünde) üretici konuma geçebilmiştir. Zaman dizin tablosu bu açıdan incelendiğinde tarihöncesi dönemlerin neden önemli olduğu daha iyianlaşılır. Çünkü bugün olanların ve gelinen noktanın arkasında insanın dünyada varoluş süresinin %99, 9 ‘unu kapsayan bir süreç vardır.

Bu Yazı Toplamda 46 Okundu


Bu Yazıyı Paylaş :

Ölümün Anlamı | Ahmet UHRİ Konusuna Ait Etiketler

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?


TemaHex