Bizans İmparatorluğu’nun Çöküşünün Başlangıcı Semavi EYİCE

BURADASIN
Bizans-İmparatorluğunun-çöküşünün-başlangıcı

800 Yıl Önce Dördüncü Haçlı Seferi’nin İstanbul’u İşgali

İçinde bulunduğumuz 2004 yılı, İstanbul’un tarihinde 800 yıl önce cereyan etmiş önemli bir olayın yıldönümüdür. Modern tarih biliminin Bizans İmparatorluğu  olarak adlandırdığı Doğu Roma İmparatorluğu, ortaçağ tarihi boyunca çeşitli yönlerden gelen akınlarla karşılaşmakla beraber hiç bir vakit bir yabancı kuvvetin istilasına uğramamıştır. Eski adıyla Konstantinupolis ilk defa büyük bir bâdire ile 1203-1204 yıllarında karşılaştı. Müslümanların elindeki kutsal yerleri almayı tasarlayan Batı Hıristiyan âlemi, düzenlediği haçlı seferlerinin dördüncüsünü Konstantinupolis’e çevirerek o dönemde en büyük ve en parlak merkezlerinden
biri olan bu beldeyi ele geçirmiş, korkunç sûrette tahrip ile bütün zenginliklerini yağmalamış ve hatta resmen imparatorluğun yok edilmesini sağlamıştır.

1203’te görünüşte kutsal bir gâye ile yola çıkan Dördüncü Haçlı Seferi, Adriyatik kıyısında yine bir Hıristiyan şehri olan Zara’yı ele geçirip yağmalamakla işe başlamıştı. Seferin baş kışkırtıcısı Venedik Dükası Enrico Dandolo’nun Bizans’a karşı büyük bir kini vardı. Aşağıda ayrıntılı olarak anlatılacağı üzere sözkonusu sefer Bizans’a karşı yönelmiş ve 1204 yılında da Konstantinupolis yani İstanbul Latinlerin eline geçerek Bizans İmparatorluğu dağılmış, topraklarının çeşitli yerlerinde Batılı şövalyeler geniş arazileri mülk edinmişlerdir. Bunun sonucunda İstanbul yeni kurulan Latin İmparatorluğu’nun başkenti olmuştur. Bu işgal 57 yıl sürmüş, Batılı soylulardan Latin imparatorları gelip geçmiş ve nihâyet 1261’de Bizans, eski başkentini yeniden almak sûretiyle imparatorluğunu son bir defa daha yaşatmıştır.

İstanbul’un Türkler tarafından fethinin 500. yıldönümü münasebetiyle yayınlanan yazılarda, muhtelif vesilelerle, şehrin daha önceleri Dördüncü Haçlı Seferi ordusu mensupları tarafından tahrip ve yağma edilmiş olduğundan bahsedildi. Dördüncü Haçlı Seferi’ne katılan Batı Avrupalı şövalyeler Hıristiyan, ana gâyeleri de Müslümanlara karşı cenk ederek onları Filistin’deki kutsal yerlerden çıkarmak olduğundan, bu husus okuyucuda bir şaşkınlık meydana getirmektedir. Öyle ya, Hıristiyanlığın kutsal hatıralarına sahip yerleri, Müslümanların ellerinden kurtarmaya gittiklerini iddia eden bu şövalyelerin, yine bir Hıristiyan memleketi olan Bizans’ta işleri neydi? Bu imparatorluğun başkentini, İstanbul’u 1204’te zaptetmelerinin, Haçlı seferlerinin ana gâyesi ile ne gibi bir ilgisi olabilirdi? İşte bu yazımızda ilk bakışta hayli garip gözüken olayın kısa bir hikâyesini vermeye çalışacağız.

İlkçağ dünyasının hemen hemen bütününe hâkim olan Roma İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrılıp pek az sonra da Batı bölümünün ortadan kalkması ile tarihte yeni bir çağ başlamıştı. İmparatorluğun Doğu’da kalan parçası Grekçe’nin hâkim olduğu ve Hıristiyanlığı resmen kabul etmiş bir devlet olarak bütün ortaçağ oyunca tarihte yerini aldı.

Modern tarih biliminin Bizans İmparatorluğu olarak adlandırdığı bu devlet, büyük bir güç olarak uzun yüzyıllar boyunca tarihe hâkim oldu. İslâmiyet’in VII. yüzyılda ortaya çıkması ve hızla yayılması neticesinde Bizans İmparatorluğu, topraklarının büyük bir kısmını özellikle de Suriye, Filistin, Mısır ve bütün Kuzey Afrika’yı kaybetmesine rağmen bir “dünya devleti” olma özelliğini sürdürdü. Batı’da, XI. yüzyılda Akdeniz’de beliren yeni bir güç olan Normanlar, Anadolu’da ise 1071’de Malazgirt Savaşı ile bölgeye giren Selçuklu Türkleri, Bizans’ı tehlikeli bir çöküntüye sürüklüyordu. Malazgirt Savaşı’ndaki yenilginin arkasından taht kavgası I. Aleksios’un (1081-1118) duruma hâkim olması ile bir dereceye kadar düzeldi. Selçuklular Anadolu’ya yerleşmişlerdi, fakat Bizans hâlâ bir “dünya devleti” olma durumunu koruyordu. I. Aleksios, Komnenos sülalesinin kurucusu oldu. XII. yüzyıl
boyunca Bizans tarihine, bu sülaleden gelen hükümdarlar damgalarını vurdular. Aynı yüzyıl içinde Batı’da önemli bir olay yaşanıyor ve Hıristiyanlığın Yakın Doğu’daki kutsal yerlerini Müslümanların elinden kurtarmak üzere 1096’dan itibaren Haçlı Seferleri düzenleniyordu. Karayolu ile kutsal yerlere erişmek üzere düzenlenen Haçlı Seferleri Bizans topraklarından geçmek zorundaydı. Bu düzensiz ve çok kalabalık kitlenin bilhassa Anadolu’nun Bizans elindeki kesiminden geçişi
büyük sıkıntılar yaratıyordu. Fakat bu yüzyılın sonlarına doğru Bizans yeniden bir kargaşa içine girmeye başlamıştı. İmparator I. Manuel Komnenos (1143-1180) öldüğünde arkasında aslında Batılı olan genç bir dul eş ile Aleksios adında küçük bir çocuk bırakmıştı. Bu çocuk II. Aleksios adıyla imparator ilan edildi; annesi de nâibe olacaktı.

Aslında yine Komnenos ailesinden olmakla beraber hayatı çeşitli maceralarla geçmiş çok yaşlı bir entirikacı olan Andronikos tahta göz koymuştu. Önce genç dul imparatoriçeyi, arkasından da küçük çocuğu öldürterek Bizans tahtına geçti ve Fransa’dan, genç II. Aleksios Komnenos’a eş olarak gönderilen çocuk yaştaki prensesi de kendisi aldı. Ancak bu dönemde gerek içerdeki hoşnutsuzluklar, gerek dış politikasındaki uyarsızlıklar ve bilhassa Katolik Batılılara karşı aşırı düşmanlığı onun devlet idaresindeki durumunu oldukça sarsıyordu. İşte böyle bir ortamda Isaakios Angelos olayı ortaya çıktı. I. Andronikos’un (1183-1185) kısa süren saltanatının ardından dul kalan genç kadın yurduna dönmemiş ve yaşamını Bizans’ta sürdürmüştü. Latinlerin tutumundan o kadar nefret duymuştu ki, kendi vatandaşları olan Fransızlarla hiçbir sûretle görüşmemiş, sadece yakın akrabası olan bir şövalyeyi konağında kabul etmişti.

Korkunç bir cinayetle tahtı eline geçiren I. Andronikos Komnenos’un (1183-1185) ilk icraatı, Komnenos’lar ailesinin bütün fertlerini ortadan kaldırmak olmuştu. İşte bu sıralarda Komnenos ailesi ile uzak bir akrabalığı olan fakir Angelos ailesinin üç oğlunu da takip ettirmişti. Bu üç delikanlı, canlarını kurtarmak için çeşitli yönlere dağıldı, neticede bir tanesi bir manastıra girerek rahip oldu, ikinci kardeş Aleksios, Anadolu’da Müslümanlara esir düştü, nihayet üçüncüleri Isaakios ise, İstanbul’da dul bir kadının evine gizlendi. Isaakios’un izinin bulunması pek uzun sürmedi. Onu yakalamaya memur olan vali, bizzat eve gelmiş ve delikanlıyı yakalamak için savaşmıştı, ama birkaç saate kadar cellada teslim edileceğini bilen Isaakios, hayatındaki ilk ve son cüreti göstererek eline geçirdiği bir kılıçla, valinin kafasını ortadan yarıvermişti. Bu işin dehşetini o anda idrâk eden delikanlı, derhal evden
ayrılıp, valinin muhteşem koşumlu ve eğerli atına atlayarak dolu dizgin Ayasofya’ya doğru kaçmıştı. Bu sırada imparator şehrin dışında avda olduğundan, halkın ekseriyeti, sokaklardan “Savulun, iblisi öldürdüm!” diye haykırarak giden bu süvarinin, imparatoru öldürdüğünü zannetmiş ve derhal bir ayaklanma başlamıştı. Halkın kaynaşması o derece kuvvetli olmuş ve çabuk netice vermişti ki, Isaakios suçlu olarak girdiği ve sığınanlara dokunulmazlık hakkı tanınan Ayasofya’dan ertesi gün imparator ilan edilmiş olarak çıkmıştı! Halk tarafından hiç sevilmediğinden Andronikos, ayaklanan kitlenin ellerinden kurtulmak için yanına biri sevgilisi diğeri de öldürttüğü Aleksios’a nişanlı olarak gönderilen Fransız hanedanından bir genç kızı da alarak kaçmaya çabalarken yakalanmış ve korkunç işkencelerle At Meydanı’nda öldürülmüştü. Böylece Bizans tahtının sahibi olan ve II. Isaakios
Angelos adı ile 1185’ten 1195’e kadar Bizans İmparatorluğu’nu idare eden bu şahıs, yüksek kabiliyetlere sahip bir hükümdar değildi. Zaten tahtı, kudret ve zekâsından ziyade can korkusu ile nasılsa elinden çıkan bir cinayete, garip bir tesadüf ile talihe borçlu idi. Isaakios idareyi elde edince, kardeşi Aleksios’u da düşünmüş ve artık imparator kardeşi olduğu için kıymeti arttığından, onu bir hayli fidye vererek esaretten kurtarıp yanına getirtmişti.

Aleksios şükran borcunu ödemekte (!) kusur etmedi. Çok geçmeden, ne iyi bir idareci, ne de o devrin istediği derecede mükemmel bir asker olabilen Isaakios’un aleyhindeki entrikaları desteklemeye başladı. Nihayet Isaakios’un avda olduğu bir sırada, Aleksios belli başlı kumandanların taraftarlığı ile 8 Nisan 1195 günü, III. Aleksios adı ile imparator ilan edildi. Bu oldu bitti karşısında şaşıran Isaakios önce İstanbul’a dönüp vaziyete hâkim olmayı aklından geçirmiş, fakat durumun tamamen kendi aleyhinde olduğunu öğrenince Makedonya istikâmetine atını sürmüştü. Talihi artık tersine dönen imparator daha fazla kaçamadı, yolda ilticâ ettiği bir yerde ihanete uğradı ve İstanbul’a teslim edildi. Aleksios, kendisini esaretten kurtarmış olan kardeşine karşı son derece acımasız davrandı, onu gözlerine mil çektirdikten, yani kızgın demirle kör ettirdikten sonra, bugünkü Eğrikapı’nın iç tarafındaki sahada uzanan Blakhernai Sarayı’nın zindanına attırdı. Bir görüşe göre bu zindanlar, hâlâ Eğrikapı’daki İvaz Efendi Camii’nin avusunun altında, surlara bitişik olarak uzanan ve Anemas Zindanı adını taşıyan karanlık ve korkunç dehlizlerdi. Isaakios’un ilk karısından olan ve yine Aleksios adını taşıyan oğlu ise, bu hengâmede canını kurtarabilmiş ve selâmeti, pek akraba canlısı olmadığı artık anlaşılan amcasından kaçıp Almanya’ya, eniştesinin yanına kapağı atmakta bulmuştu.

Tahtın tek sahibi olduğuna inanmış bulunan III. Aleksios, hudutsuz bir israfla hazineyi dağıtmaya başlamakta gecikmedi. Gâyesi para kuvveti ile herkesi memnun ederek taraftarlarını çoğaltmaktı. Fakat çok geçmeden bunun çıkar yol olmadığını anladı. Hazinede para kalmadığından, ordunun masrafları karşılanamıyordu. Bu ailenin diğer fertleri gibi, ince bir siyaset zekâsından mahrum olduğu anlaşılan Aleksios’un dizginleri zaten, şahane bir güzelliğe sahip olan karısı Öfrosina’nın
elinde bulunuyordu. Bu zeki, becerikli ve güzel kadın kocası üzerinde o derece nüfûza sahipti ki, bir âşığı olduğunun öğrenilmesi üzerine bir müddet saraydan uzaklaştırılmış fakat sonra yine kocası tarafından affedilmişti. Bizans, aşırı serbest bir imparatoriçe, kabiliyetsiz bir imparator ve bu idareden artık memnun olmamaya başlayan bir halk kitlesinin entrikalarına sahne olurken, Batı’da önemli bir olay cereyan ediyordu.

Bu sıralarda Batı’da yeni bir Haçlı seferinin hazırlanmasına başlanmıştı. Fakat bu Haçlı ordusunun yola çıkabilmesi için her şeyden önce gemi lazımdı ve buna da Venedik sahipti. Venedik doju yani dükası Enrico Dandolo (1107-1205) adındaki ihtiyarın ise başlıca iki arzusu vardı. Bunlardan biri, büyük kin beslediği Bizans İmparatorluğu’nun yıkılması, diğeri ise Venedik’e ait iken Macar hâkimiyetine giren Zara şehrinin geri alınması idi. Dandolo’nun Bizans’a karşı düşmanlığının, uzun zaman önce İmparator Manuel Komnenos (1143-1180) döneminde elçi olarak geldiğinde gözlerinin bir dereceye kadar kör edilmesinden dolayı olduğu söylenir. Yıllar önce elime geçen, Fransız liselerine mahsus bir okuma kitabında Dandolo hakkında yazılmış bir şiire rastlamıştım. Her parçanın başlığının üstünde bir de çizim resim konulmuştu. Bu şiirin de başlığının üstündeki resimde Venedikli Dandolo’nun karşısındaki Bizans imparatoru, sedire yaslanmış bir Müslüman hükümdarı kıyafeti ve görünümü ile çizilmişti. Dandolo, bu arzularının yerine getirilebilmesi hususunda Haçlı ordusundan istifade edebileceğini derhal anlamış ve onlara muayyen bazı şartlar karşılığında Venedik’in istenilen gemileri temin edeceğini bildirmişti. Bu anlaşmaya göre elli gemi temin ederek dokuz aylık iâşeleri ile birlikte 4.500 şövalye ve 20.000 piyadeyi nakledecekler, fakat buna karşılık kendilerine 85.000 altın ödenecek ve işgal edilecek yabancı memleketlerden ellerine geçecek ganimetlerin yarısına Venedik ortak olacaktı. Bu anlaşma Haçlıları kıskıvrak Venediklilerin avucuna teslim etmekte gecikmedi. Böyle yüksek dinî bir gâye uğruna yardım etmeyi “sıcak göz yaşları” ile ıslanan bir inanışla (!) kabul ettiklerini iddia eden Venedikliler, daha Haçlı ordusu Venedik’te toplanır toplanmaz hazırlanmış olan gemileri göstererek, 85.000 altını ödemelerini istemişlerdi. Zavallı şövalyeler üzerlerindeki her türlü kıymetli eşyayı vermelerine,
ellerinde yalnız silahları ve beygirleri kalıncaya kadar soyulmalarına rağmen Venedik’i tatmin edememişlerdi. Çünkü, Haçlıların daha 50.000 altın borçları kalıyordu ve bunu ödeyebilmelerine de maddî olarak imkân yoktu. Düka Enrico Dandolo’nun da beklediği zaten böyle bir fırsattı, derhal ortaya yeni bir teklif attı. Haçlılar, borçlarını ödeyemediklerine göre, hiç değilse bir müddet için Venedik hesabına hizmet edebilirlerdi. Haçlılar için artık geri dönmeye imkân kalmamıştı. Papa, şövalyeleri, Hıristiyan memleketlere, bâhusus kendisi de Haçlı ordusuna mensup bir krala ait Zara’ya saldırmaktan vazgeçirmeye çalıştı ise de bir netice elde edemedi. Haçlılar bu şehre hücum ettiler ve beş gün süren bir kuşatmadan sonra şehri aldılar. Bu Hıristiyan şehrinin yağma edilmesinden sonra Haçlı ordusu evleri paylaştı ve yerleşti. Fakat Fransızlar ile en iyi evleri kapan Venedikliler arasında bu yüzden çıkan bir çatışma o derece kanlı oldu ki, bu çatışmada, beş günlük muhâsara sırasında dökülenden çok daha fazla kan döküldü.

Haçlılar Zara’da iken, Isaakios’un damadı Alman kralı Filip onlara bir teklifte bulunuyordu. Filip’in teklifi kısaca şu idi: Bizans’tan kaçarak yanına gelmiş olan genç Aleksios, babasını kurtararak tekrar tahta çıkarmak için Haçlılardan yardım istemekteydi. Bu yardım temin edildiği takdirde, Aleksios, Haçlı ordusuna 200.000 altın verecek, bir sene müddetle bütün Haçlı donanma ve ordusunu besleyecek, Haçlı ordusu Suriye üzerine yürürken kendisi de 10.000 kişilik bir kuvvetle bizzat bu sefere katılacak, ayrıca bütün hayatı boyunca, Filistin’de çarpışan
500 Batılı şövalyenin masraflarını karşılayacak ve Bizans halkına Katolikliği resmen kabul ettirecekti. Bu hatıra-hayale gelmeyecek derecede parlak bir teklifti. Tabiî bu mesele müzâkere edilirken gerek Filip, gerekse ikinci emeline de muvaffak olmak üzere olduğunu hisseden Dandolo, Haçlıları râzı etmek için gayret sarfediyorlardı. Artık bu seferin anlamı kaybolmuş ve seferi idare edenlerin ekserîsinde her şeyden önce bol ganimet elde etmek hırsı galip gelmeye başlamıştı. Müzâkere esnasında bazıları, Hıristiyanlığın yüksek menfaatlerinin genç Aleksios’un şahsî menfaatleriyle birleştirilmesinin doğru olmadığını, bâhusus tekrar tahta çıkması istenen Isaakios’un da bu tahtı vaktiyle gasp yoluyla ele geçirdiğini hatırlatıyorlardı. Fakat bu itirazları pek
dinleyen olmadı. Haçlı ordusunun Bizans’a karşı yola çıkacağını öğrenen III. Aleksios da buna engel olmak için Papa’ya bir elçi göndermiş, ama yeğeninin vaadleri daha ağır bastığından ona aldırış eden olmamıştı. Mamâfih bu acayip seferin gidişatından ve idaresinden memnun olmayan bazı samimi fikirli Haçlılar yurtlarına, bazıları da ufak gruplar hâlinde doğrudan doğruya Filistin’e gitmek üzere esas ordudan ayrıldılar. Artık macera başlıyordu.

Haçlılar henüz Zara’da iken genç Aleksios buraya gelmiş ve törenle karşılanarak orduya takdim edilmişti. Nihayet Haçlılar ile dolu olan Venedik gemileri denize açıldılar ve İstanbul’a doğru yelken açtılar. Yolda uğradıkları Durazzo (Draç) ve Korfo kaleleri derhal anahtarlarını Aleksios’a teslim etmişler ve Andros önlerinde Aleksios imparator ilan edilmişti. Haçlılar bu vaziyete bakarak genç Aleksios’un Bizans halkı tarafından dört gözle beklendiğini zannediyorlardı. Donanma nihayet Marmara’ya girerek Yeşilköy önlerine geldi, bir müddet sonra da buradan hareket ile Kadıköy koyunda demirledi. Karaya çıkan Haçlıların ileri gelenleri, Salacak’ta bulunduğu sanılan bir Bizans sarayına yerleşmişler, gemilerde uzun bir deniz yolculuğuna katlanmak
zorunda kalan hayvanlarını Haydarpaşa çayırı ve çevredeki geniş yeşilliklere salarak kendilerini toplamalarını sağlamışlardı. Birkaç gün sonra da Haçlı ordusu karadan Üsküdar’a kadar ilerlemişti. Bu durum karşısında III. Aleksios, bir müddet bekledikten sonra Haçlı reislerine Nikola Rossi adında bir İtalyanı elçi olarak gönderdi ve bu ânî tecavüzün sebebini sordu. Dünyanın nizam vericisi tavrını takınan Haçlı liderleri, gâyelerinin haksızlığı tamir etmek, mazlumu kurtarmak olduğunu bildirerek meşrû hükümdarı tekrar tahta iade edeceklerini ve
Aleksios’tan da kayıtsız şartsız teslim olmasını istediklerini sözcüleri meşhur Fransız saz şairi Conon de Bethune (1150-1219) vâsıtasıyla tebliğ ettiler.

Ertesi gün, İstanbul ahâlîsini ayaklanmaya teşvik için Haçlılar genç Aleksios’u bir gemiye bindirerek denizden surların önüne kadar getirdiler. Fakat duvarların gerisinde toplanan halkın hiçbir harekete geçmemesi üzerine de Haçlılar 6 Temmuz 1203 günü ciddi sûrette taarruza geçtiler. Önce Galata işgal edildi ve bunu Haliç’i kapatan zincirin kesilmesi, Venedik gemilerinin Haliç’e girmeleri takip etti. Venedikliler, doğrudan doğruya gemileriyle, şehrin Haliç tarafı surlarına ranpa etmeyi, “atlarına binmedikçe galip gelemeyeceklerine inanan” Fransızlar ise karadan surları zorlamayı istiyorlardı. Neticede Venedikliler Haliç’ten, Fransızlar da Kâğıthane’den dolaşarak Eğrikapı-Ayvansaray mıntıkasından şehri tehdide başladılar. Nihayet 17 Temmuz’da büyük hücum başlamış ve Venedik gemileri Haliç surlarına dayanıvermişti. Gemilerin direklerine bağlanan muhârebe kuleleri burçlara çengellenerek, muhâriplerin burçlara atlamaları pek uzun sürmedi ve kısa bir zamanda, zaten çok zayıf olan bu surların 25 kulesi Latinlerin eline geçiverdi. Haçlılar şehre girmişler, fakat sokak muharebelerinden çok ürktüklerinden ilerleyememişlerdi. Bu sırada eğer şehir ahâlîsi ciddi bir taarruza geçse, Haçlıları sur duvarlarının dibine sıkıştırıp tamamen kılıçtan geçirebilirlerdi. Haçlı askerleri de herhalde aynı tehlikeyi düşünmüş olacaklar ki, hiç değilse Bizans halkı ile aralarına bir engel koyabilmek için şehrin Haliç’e bakan sırtlarında uzanan mahallelerini ateşe vermişlerdi. O gece bir taraftan İstanbul kıpkızıl alevler içinde yanarken, İmparator III. Aleksios son bir ümitle bir çıkış hareketine daha teşebbüs ediyor ve bunun da netice vermediğini görünce yanına yalnız hazinesini alarak ve karısını bırakarak İstanbul’dan gizlice kaçıyordu. Ertesi gün imparatorun kaçtığını anlayan halk şaşkınlık içinde çırpınırken, Isaakios’u zindanından çıkartmış-
lar ve saraya getirerek tahta oturtmuşlardı. Neye uğradığını bir türlü anlamayan zavallı körün imparatorluk alâmetleri ile donatılması, karısının bulunup yanına getirilmesi, nihayet kaçan Aleksios’un güzel karısı Öfrosina’nın yakalanıp bir zindana kapatılması çarçabuk oldu bitti. Bu sırada bu değişiklikten faydalanmak isteyen birçok kimse derhal Isaakios ile oğlunun etrafına üşüşmüşlerdi. Haçlıların ilk işleri, Isaakios’a bir elçi heyeti göndererek oğlunun vaadlerini tasdik etmesini istemek oldu. Hayli şaşırmakla beraber Isaakios mecburen istenilen tasdiki yaptı ve ancak o zaman Aleksios babasına iade edildi. Bir bayram şenliği içinde şehre giren Aleksios birkaç gün sonra resmen Ayasofya’da taç giyiyor ve babası tarafından tahta ortak ediliyordu. Böylece işler artık normal yoluna girmiş gibiydi. Ancak şu var ki, IV. Aleksios olan genç delikanlı, yerine getirilmesi imkânsız birtakım taahhütler altına girmişti ve Bizanslıların hiç hoşlanmadıkları Latinlerin bir an evvel gitmeleri için bu taahhütlerin yerine getirilmesi gerekiyordu. Önce Haçlılara bir müddet daha durmaları teklif edildi. Ve borçlara karşılık hazinede ne bulunabildiyse verildiği gibi, kiliselerdeki kıymetli eşya dahi toplandı, bunların madenî olanları eritildi; ancak bu hâl tabiatıyla Bizans ahâlîsinin hoşnutsuzluğuna bir vesile teşkil etti. Bu sırada İstanbul’da bu hoşnutsuzluğu arttıracak bir olay vukûa gelmişti. I. Andonikos zamanından beri şehrin içinde, Müslüman tüccarlara mahsus küçük bir cami bulunuyordu. Filistin’e
giderek oradaki camileri tahrip edemeyen Haçlılar hiç değilse buradakini yok etmek için bu camiye hücum etmişler ve bu sırada, Bizans ahâlîsi ile aralarında şiddetli bir kavga başlamıştı. Haliç sahilinde olan cami ateşe verildiğinden, İstanbul’un meşhur Ağustos poyrazları ile beslenen bu yangın ilk hamlede şehrin en mâmur bir kısmını, Ayasofya, Çemberlitaş ve Hipodrom civarını kül ettikten sonra rüzgârın değişmesi ile başka taraflara yönelerek daha birçok mahalleleri, hatta limanlardaki gemileri bile yaktı. Şehir Marmara ile Haliç arasında tüten
bir enkaz yığını hâline gelmiş ve bu korkunç âfet bir hafta sürmüştü. Gerek bu hâdise, gerek genç Aleksios’un Haçlılar ile fazla samimi olması ve onların laubali hareketlerine boyun eğmesi, Bizans halkının Latinlere karşı hıncını sağlamlaştırmış ve Katolikliğin kabul edileceği dedikodusu, gerginliği büsbütün artırmıştı. Borçları ödemek için bir taraftan ağır vergilerle bilhassa zenginlerin servetleri alınır, kiliseler soyulurken, Haçlılar da boş durmuyorlar, şehrin civarındaki köy ve manastırları fırsat buldukça soyup yağma ediyorlardı. Genç IV. Aleksios, Haçlıların ellerinde bir oyuncak olmuş, babası II. Isaakios ise sarayında etrafına topladığı müneccimler ve kendisinin eşsiz kudret ve imkânlara sahip âdetâ efsanevî bir şahsiyet olduğunu söyleyen dalkavuklar arasında kalmıştı. Bizans halkı, bu fena idarenin ve şehrin başına bela kesilip bir türlü gitmek bilmeyen Haçlıların buraya gelişlerinin başlıca sebebi olarak, İstanbul’un meydanlarından birini süsleyen bir heykeli görmüştü. Batı istikâmetine kollarını açmış olan bu heykelin, Batı’dan Latinleri çağırdığına inanan halk, tarihçi Niketas’ın anlattığı
üzere bir gün bu heykeli devirip parçalamakla bu uğursuzluğu gidereceğini zannediyordu. İşte 1203 yılı sonbaharında İstanbul’daki ruh hâleti bu merkezde idi. Bu gergin hava içinde çok geçmeden bir adamın sivrildiği görüldü.

Bu, Dukas ailesinden Aleksios adında bir gençti ve iki kaşının arası bitişik olduğundan “çatık kaşlı” anlamına gelen Murtzuphlos lakabı ile tanınıyordu. Bir zamanlar III. Aleksios’un en yakın adamı hatta Isaakios’un gözlerini kör eden cellat olduğu, fakat sonraları genç IV. Aleksios’un da dalkavukları arasında yer aldığı rivâyet edilen bu karanlık geçmişli adam, oldukça enerjik, becerikli ve zeki idi. Fakat en mühim hususiyeti, yabancılara yani Latinlere düşman ve Ortodoksluğun koruyucusu olduğuna halkı inandırmış olmasıydı. Bu imparatorun eski bir Bizans elyazmasında minyatür tekniğinde yapılmış portresi bulunmaktadır. Ona Murtzuphlos lakabının verilmesine yol açan birleşik
kaşları portrede açıkça belirlidir. Üzerinde ise Sâsânî dokumalarında
çok yaygın olan büyük madalyonlar hâlinde figürler ile süslü bir kıyafet
bulunmaktadır. İslamiyet’in doğup yayılmasından az sonra Sâsânî
Devleti’ne ve dolayısıyla kültürüne son verildiğinden, Sâsânî üslûbundaki
bu dokuma kumaşın hâlâ daha XIII. yüzyılda bile Bizans’da yaygın
olması, kültür tarihi açısından dikkat çekici bir hususiyettir.
Eğer taahhütlerini yerine getirseler kendi tebaalarının gazabından,
getirmeseler İstanbullularınkinden korkan ve bu yüzden şaşkın bir
hâlde bir türlü bir karar veremeyen Isaakios ile oğlu nihayet Haçlı bü-
yükleri ile son bir görüşme daha yaptılar ve kat‘î anlaşmazlık açıkça
patlak verdi. Bizanslılar, taahhütler yerine getirilse bile, şehri yağma
etmeden gidecekleri şüpheli olan bu “şövalyelere” karşı harekete geç-
tiler. 1204 yılının ilk gecelerinden birinde, Bizanslılar 17 yangın gemisi
hazırlayarak birdenbire bunları akıntıya bıraktılar. Gâyeleri, bu
gemileri Haliç’te demirli Venedik donanmasının üzerine düşürerek
Haçlıların geri çekilme imkânlarını mahvetmekti. Fakat bu baskın, gayet
usta denizci olan Venediklilere bir zarar vermedi, canlarını dişlerine takarak çalışan Venedikliler, yangın gemilerine çengel atarak onları
Sarayburnu akıntısına çekmişler ve böylece kendi gemilerini tehlikeden
kurtarmışlardı. Arayı büsbütün açan bu olayı kimin tertip ettiği mâlum
olmamakla beraber, Murtzuphlos’un parmağı olduğuna ihtimal vermek
yersiz değildir. Nitekim, genç Aleksios, bu olayı halkın bir taşkınlığı
olarak göstererek Haçlılardan özür dilemiş ve tahtının tehlikeye
düştüğünü ileri sürerek onların himâyelerini istemiştir. Zaten tecrübesiz
genç bir çocuk ile binbir felâketin perişan bir insan enkazı hâline
getirdiği Isaakios’tan böyle cüretli bir teşebbüs beklenemezdi. Halk da
bu durumdan usanarak yeni bir imparator ilanına karar vermişti; fakat
bu dehşet verici durum karşısında hiç kimse bu mesuliyetli ünvanı üzerine
almak istemiyordu.
Üç gün süren tartışmalardan ve tekliflerden sonra Nikolas Kanabos
adında bir ihtiyatsız nihayet bu teklifi kabul ederek Ayasofya’da taç
giydi. Artık perde arkasında Murtzuphlos işleri idare ediyordu. IV.
Aleksios ise şaşkına dönerek, Blakhernai Sarayı’na kapanmış ve Haçlı-
lardan yardım istemişti. Hakikaten yardım da geldi, fakat Murtzuphlos,
Aleksios’a dost gözükerek sarayın kapılarını kapatmış ve ona bu
yardım kuvvetinin geri dönmesini bildirmesini tavsiye etmişti. Aleksios
Haçlı müfrezesini geri yollayınca, bu sefer Murtzuphlos’un kışkırttığı
halk sarayın kapılarına hücum ederek bağrışmağa başlamıştı. IV.
Aleksios için artık her şey mahvolmuş, dehşet içinde çırpınan genç ne
yapacağını tamamen şaşırmıştı. Bu anda Murtzuphlos onun yanına gelerek,
dostu olduğunu tekrarladı. Kendisini kurtarmak istediğini söyleyerek
tenha bir yere çekti ve hiç beklemediği bir sırada da sâbık imparator
IV. Aleksios’u zincire vurdurarak sarayın ücra bir zindanına kapattırıverdi.
Bunun hemen arkasından da halka, arkadaşı ve velinimetini,
devletin, tahtın ve dinin menfaati uğruna hapsettirdiğini ilan etti.
Bu haber halk için kâfî idi. Aleksios Murtzuphlos derhal Ayasofya’ya
götürülerek orada taç giydi. Bu hâdise 8 Şubat gecesi oldu ve yeni hü-
kümdarın saraya dönünce ilk işi, zindanda titreyen delikanlıya zehir
vermek ve ölmediğini görünce de onu boğdurmak oldu. Zavallı Isaakios
ise bu haberi alınca üzüntü ve korkudan derhal ruhunu teslim etmiş,
varlığı ile yokluğu arasında bir fark olmayan Kanabos ise hiçbir iz
bırakmadan ortadan kaybolmuş, meydan artık, V. Aleksios adını alan
Murtzuphlos’a kalmıştı.
Latinler Bizans’da cereyan eden cinayetleri öğrenince sahte bir hiddete
kapılarak bunun intikamını alacaklarını resmen ilan ettiler. Latinlere
karşı açıkça cephe alan Murtzuphlos er geç bir mücadele olacağı-
nı anlayacak kadar zeki idi. Bunun için gece gündüz elinde gürzü, belinde kılıcı şehri dolaşıyor, tedbirler alıyor, surları tamir ettiriyor, velhâsıl
hazırlanıyordu. Haçlılar ise önce bir müzâkere yaparak, zaferden
sonra ganimetleri ne sûretle paylaşacaklarını kararlaştırdılar ve 8 Nisan
günü yine Haliç tarafından hücuma geçtiler. O gün akşama kadar çarpışma
devam etti ve gün kararırken Haçlılar ağır zâyiat vererek geri
çekildiler. Üç gün iki taraf da birbirlerine bir şey yapamadılar. Nihayet
12 Nisan’da sabah Venedik donanması saf hâlinde tekrar ilerledi.
Bu sırada birden başlayan poyraz rüzgârı gemileri surlara yaklaştırmış
ve içlerinden iki gemi bir burca âdetâ kıskaç gibi yanaşıvermişlerdi.
Bunlardan birinin muhârebe kulesinden burcun üstüne atlayan Pietro
Alberti adında bir Venedikli ile André d’Urboise adında bir Fransız
buradaki müdâfilerin hakkından gelmişler, kısa bir zaman içinde o
civarda dört burç daha alınarak bir kapı açılmıştı. Surlardaki Bizanslı-
lar bir anda paniğe kapılmışlar, hatta dev boylu bir Fransız şövalyesinin
görünmesi hepsinin yerlerini terk etmelerine kâfî gelmişti.
Süvarilerin atları da karaya çıkarılınca, Haliç tarafında bir müdâfaa
mevzii artık kalmamıştı. Murtzuphlos çadırını ve eşyasını bırakarak
Ahırkapı civarındaki diğer saraya çekilmiş, fakat bu yabancı şehrin derinliklerine
akşam karanlığında girmekten korkan Haçlılar da fazla ileri
gidememişlerdi. Halk ile aralarına tekrar bir engel koymak için önlerindeki
mahalleleri ateşe veren Haçlılar yine sur dibinde gecelerken
bazı kuvvetler de Haliç’e hâkim tepelerde bulunan manastır ve saraylarda
konaklamışlardı. Şehir artık fiilen Latinlerin eline düşmüştü.
Nisan’ın 12’sini 13’üne bağlayan gece, şehrin bir kısmı daha yanarken,
surların içinde gözünü hırs ve çapulculuk ihtirası bürümüş bir ordu
konaklıyor, Bizans ordusunun döküntüleri tamamen dağılıyor ve
bütün mücadele azmi bu gevşeklik karşısında sabun köpüğü gibi sö-
nen V. Aleksios Murtzuphlos ise yanına sâbık III. Aleksios’un karısı
Öfrosina ile Sırp kralından ayrılmış olan kızı Evdokiya’yı alarak İstanbul’dan
kaçıyordu. Ertesi gün şafakla beraber yağma edilecek bu şehrin
ahâlîsi ise o gece Ayasofya’da toplanmış, yeni bir imparator seçiyordu.
Neticede iki namzetten Teodoros Laskaris bu mevkie lâyık gö-
rülmüş, fakat kendisine taç giydirilememişti. Laskaris, Latinlerin bir
kapana girmiş olduklarını ve sayıları ancak 20.000’i bulan bu düşmanı,
asker ve halkın ânî bir baskını ile o gece yok etmenin mümkün olacağını
boşuna anlatmaya çalıştı. Ücretleri ödenmeyen asker harbetmiyor,
halk ise tereddütle duraklıyordu. Bu akıllıca tavsiyeyi kimse dinlemek
niyetinde değildi. Bir tarihçinin ifadesi ile “Hiç kimsenin mü-
dafaa etmek istemediği bu şehirde” daha fazla durmanın tehlikesini
anlayan Laskaris de şafakla, Haçlıların hücum borazanları çalarken, henüz birkaç saattir mukadderâtını eline aldığı imparatorluğun baş-
kentinden uzaklaşıyordu. Ertesi gün sabahtan itibaren işgal ve yağma
başlamıştı. Monteferrato Markisi Bonifacio, Haçlıların biraz olsun
merhamet duygularını uyandırmaya çalıştı ise de, çapulculuk ihtirası-
nın gözlerini kararttığı yağmacıları frenleyecek hiçbir kuvvet kalmamıştı.
Koyu Katolik bir tarihçi olan ve daima Haçlıların tarafını tutan
Michaud’nun da itiraf ettiği gibi Haçlılar “ne kadınların iffetine ne de
kiliselerin ruhaniyetine saygı gösteriyorlardı.”
Lâhitler açılıp mezarlar soyuluyor, kiliseler, manastırlar yağma ediliyor
ve Ayasofya, Hıristiyanlığı müdafaa için Müslümanlar ile dövüşmeye
giden (!) bu asil şövalyeler tarafından tahrip ediliyordu. Mukaddes
kupalarda şarap içen bu kahramanlar, hayvanlarını kilisenin içine kadar
getirtip ganimetleri yüklüyorlardı. Hatta rezalet o derece ileri gitti ki,
bu feci işgali yaşamış olan tarihçi Niketas’a göre bir fahişe, Ayasofya’da
patriğe mahsus kürsüye çıkarak burada müstehcen bir şarkı okumaktan
çekinmedi ve mabedin ortasında dansetti. Aynı Bizanslı tarihçi
Türk ve Müslümanların bu gibi bir şenâati hiçbir zaman yapmadıklarını,
Salâhaddin-i Eyyûbî Kudüs’ü aldığı zaman, kadın ve kızların iffetine
dokunmadığı gibi, Hıristiyanları kılıç, ateş, açlık ve sefaletle bile
ezmediğini açıkça ifade etmektedir.
Bu hengâmede tarihçi Niketas’ın başından geçenler ahâlînin mâruz
kaldığı durumu göstermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Yüksek
görevlerde bulunmuş bir şahsiyet olan Niketas Khoniates, III. Aleksios
zamanında şehirdeki yabancılar tehdit edildikleri sırada bir Venedikli
tüccarı korumuştu. Latinlerin çıkardıkları son yangında evi yandığından
Ayasofya civarında bir yere sığınan Niketas ile ailesini işte bu
Venedikli himayesine almayı denemiş ve bunun için, sırtına Haçlı askerlerininki
gibi alâmetleri olan bir zırh geçirmiş, eline de silahlarını
alarak Niketas’ın kapısını tutmuştu. Eve girmek isteyenlere bu Venedikli,
burasının ve içindeki insanların kendi hissesine ait olduğunu
söyleyerek uzaklaştırıyordu. Fakat sonunda öyle bir durum hâsıl olmuştu
ki, ırz düşmanları ve çapulculardan bu evin kurtulabilmesine
artık imkân kalmamıştı. Nihayet bu Venedikli, Niketas ve ailesine İstanbul’dan
kaçmayı teklif etti; niyeti, onları kendi esirleri gibi tehlikeli
mıntıkadan geçirmekti. Böylece kaçan grubun içinde ihtiyarlar ve
çocuklardan başka birkaç genç kızın da bulunması yüzünden bu kaçış
pek kolay olmadı. Halbuki kızcağızlar, suratlarına çamur bulamışlar ve
arzu uyandırmamak için ellerinden gelen her çareye başvurmuşlardı.
Bu tedbirin boşuna olduğunu, içlerinden en güzelinin, babasının kolları
arasından zorla çekilip götürülmesi ispat etti. Zavallı baba, kızının peşinden feryat ederek koşmuş, rastladığı Haçlı askerlerinden, sevdiklerinin
başı için kızını kurtarmalarını yalvarmış ve neticede kızına
tekrar kavuşmuştur.
Haçlılar, evleri, kiliseleri soyduktan ve Aleksios’un taahhüt edip de
bir türlü vermediği 200.000 altının birkaç mislini ele geçirdikten sonra
şehirde asırlardan beri toplanmış olan tarih ve sanat eserlerinden
bronzdan olanlarını madenlerinden istifade etmek için söküp eritmeye
başlamışlardı. Bugün Sultanahmet Meydanı’nın ucunda yükselen
taştan örme obeliskin satıhlarını kaplayan, kabartmalarla süslü bronz
levhalar da işte bu sırada sökülmüş, eritilmiş ve Rodos adasındaki “devâsâ”
heykel ile boy ölçüşmek iddiasında olan bu âbideden kala kala
bir taş yığını zamanımıza kadar gelebilmiştir. Diğerlerine nazaran daha
sanatsever gözüken Venedikliler, Hippodrom’da imparator locası-
nın üstünü süsleyen ve İmparator Augustos tarafından vaktiyle Roma’ya
oradan da İmparator Konstantin tarafından İstanbul’a getirilmiş
olan bronzdan at heykellerini memleketlerine götürmüşlerdir ki,
Napolion’un Paris’e getirttiği fakat sonra yine Venedik’e iade olunan
altın kaplamalı atlar bugün hâlâ Venedik’te San Marco Kilisesi’nin
cephesini süslemektedirler. Yakın tarihlerde bu atlar tarihî değerleri
gözönünde tutularak içeriye teşhire alınmış, aynen benzerleri dökülerek
kilisenin cephesine yerleştirilmiştir. Fatih’teki meşhur Kıztaşı denen
sütunun üzerinde duran İmparator Markianos heykeli ise ganimetlerle
yüklü geminin İtalya açıklarında batması üzerine asırlarca deniz
dibinde kaldıktan sonra çıkarılmıştır. Şehir yağma edilirken rahipler
de boş durmuyorlar İstanbul kiliselerindeki mukaddes eşyaları, rö-
likleri toplayıp memleketlerine gönderiyorlardı. Comte Riant tarafından
yapılan bir incelemede, bu sırada yollandıkları tespit edilen kutsal
hatıraların sayısının 300’ü geçmesi ve yalnız listenin 17 sayfa tutması,
ibadet yerlerinin de ne sûretle yağma edildiğini kâfî derecede gösterir.
Paskalya eğlencelerinden sonra da, üç kilisenin içinde depolanmış
olan ganimetlerin paylaşılmasına geçildi ve bu da sızıltısız cereyan etmedi.
Zira, bilhassa nüfuzlu şövalyeler ile ufak rütbeliler arasında pek
uyuşma olmadığı, bu Haçlı Seferi’ne iştirâk etmiş olan bir yüksek rütbeli,
(Geoffroy de Villehardouin) bir de aşağı kademeden (Robert de
Clari) iki şövalyenin hatıratlarından öğrenilmektedir.
Latinler Bizans’ın Anadolu’daki topraklarına girmemişlerdi. Bazı
Bizanslılar kendi başlarına beylikler hâlinde sahip oldukları beldeleri
idare etmeye çalışıyorlardı. Bunların içlerinde en önemlisi Nikaea yani
İznik’te Laskaris sülalesinin kurduğu küçük bir beylik olup zamanla
gelişmiş ve bir devlet hâlini almıştır. 1261’de İstanbul’u geri alarak imparatorluğu ihyâ eden de bu İznik Beyliği olmuştur. Bunun dışında
yine önemli bir Bizans devletçiği de Yunanistan’da kurulmuştur. İstanbul’a
yerleşen Latinler ise 1204’ten 1261’e kadar altı imparator gördüler.
Bunlar sırasıyla I. Baudouin (1204-1205), Henri (1205-1216),
Pierre de Courtenai (1216-1219), Robert (1219-1228), Jean de Brienne
(1226-1237), II. Baudouin (1228-1261). Son Latin imparatoru
1261’de İznik Beyliği’nin şehre girmesi ile buradan kaçmış ve Dördüncü
Haçlı Seferi’nin İstanbul’daki bu tarihî idaresi de böylece sona
ermiştir.
Şehirde yaklaşık 60 yıla yakın süre içinde Latinler kalıcı bir iz veya
hatıra bırakmadılar. Bizanslıların Ortodoks kilise ve manastırlarından
bazılarını kendi mezheplerinin gereğine uygun bir biçimde değişikliğe
uğratarak kullandıklarını biliyoruz. Hatta bu arada bir kilisenin paylaş-
mayı bekleyen ganimet mallarının deposu olarak kullanıldığı da yine
kendi kaynaklarında bildirilmektedir. Şehrin içinde Şehzadebaşı’nda
fetihten sonra Kalenderhâne Camii olarak Müslümanların ibadetine
tahsis edilen Bizans kilisesinde 1970-1990 yılları arasında yapılan araş-
tırmalarda, bir hücresinde Latin işgaline işaret eden o dönemde yaygın
bir üslup olan gotik harflerle sıva üzerine yazılmış bir yazı meydana çı-
karılmıştır. Bu önemli bir Katolik tarikatının kurucusu olan Assisili
Aziz Franciscus’un adını veren bir yazıdır. Bu yazı, bugün Hıristiyan
âleminin çok önemli bir rahip teşkilatı olan Fransiskenler tarikatının
yeryüzünde mevcut en eski belgesidir.
Bu Batılı şövalyeler değerli eşya ile birlikte bilhassa kiliselerdeki kutsal
kalıntıları (rölik) toplayıp memleketlerine götürmeye büyük özen
gösteriyorlardı. Fakat bunun dışında beğendikleri bazı sanat eserlerini
de söküp yurtlarına taşımaktan geri kalmadılar. Nitekim bir Bizans yapısından
yağmalandığı tespit edilen mermer bir sütun başlığı İspanya’da
bulunmuştur. Fakat en büyük yağmacılar sanat eserlerine aşırı
derecede merakları olan Venediklilerdir. Bu İtalyan şehrinin dinî merkezi
olan Marco Kilisesi’nin hazine kısmında bulunan kutsal şarap kupası
açıkça bellidir ki İstanbul yağmasının bir ürünü olarak Venedik’e
gelmiştir. Yine bugün Venedik’te bulunan ve Pala d’Oro olarak adlandırılan
altın mine işi plakalardan oluşan değerli sanat eseri de yine bir
Bizans kilisesinin ikonostasisinden dağılmış olan parçalardır. Fakat yalnız
böyle taşınabilir küçük eşyalar değil, yukarıda da anlatıldığı gibi
mimarî parçalar da yerlerinden sökülüp Venedik’e götürülmüştür.
Ayrıca Venedikliler’in beğendikleri bazı işlenmiş parçaları da ağırlıkları
hesaba katılmaksızın gemilerine taşıyarak götürdükleri bilinmektedir.
Nitekim yüzeyleri zengin bir biçimde kabartmalarla süslenmiş dört köşe mermer bir payenin İstanbul’da Şehzadebaşı’nda VI. yüzyıl baş-
larına ait Polioktus Kilisesi’nden çıkarılıp götürüldüğü 30 yıl kadar
önce Belediye Sarayı önünde yapılan kazıda bu kilisenin kalıntıları ile
birlikte aynı payenin eşlerinin meydana çıkarılması ile anlaşılmıştır.
Bütün bu yağma malların içinde en ilgi çekici olanı, San Marco Kilisesi’nin
denize bakan güney-batı köşesinde duvara yapıştırılmış biribirini
kucaklayan dört imparator heykelidir. Kırmızı renkte porfir taşından
yontulmuş bu heykeller dört ortak imparator arasındaki dostluğa
işaret ediyordu. Ve uzun süre bunun Filistin’de Akka’dan getirildiği
yaygın bir bilgi olarak söylenmiştir. Ancak bu ufak boydaki imparator
heykellerinden bir tanesinin bir ayağı bilekten itibaren eksiktir ve bu
eksik parça çimento ile tamamlanmıştır. 30-35 yıl kadar önce yine Laleli
civarında yapılan bir araştırmada eski bir mahzenin içinde bu eksik
ayak bulunmuştur. Böylece bu dörtlü imparator heykelinin Şehzadebaşı
dolaylarında olduğu bilinen Philadelphion adındaki anıtın sö-
külmesi ve taşınması sırasında koptuğu ve bu hırsızlığın 800 yıl gizli
kaldıktan sonra ortaya çıktığı açık olarak ispatlanmıştır. Bu tür ganimet
mallarının sayısı oldukça çoktur. Bunların araştırılması ve bir kataloğunun
yapılması ise hayli zordur. Kanalların arasındaki Venedik
sokaklarını dolaşırken eski bir yapının duvarında bir Bizans imparatorunu
tasvir eden bir taş kabartma da dikkati çeker. Campo Angaran
adındaki bu yerdeki yuvarlak kabartma belli ki İstanbul yağmasından
Venedik’e getirilen parçalardan bir başkasıdır. Fakat hangi anıttan sö-
küldüğü ve kim tarafından getirildiği bilinmemektedir. Bunlar dışında
Bizans manastırlarının yangınlardan kurtulan kütüphanelerdeki elyazma
kitaplardan da bazıları Batı’ya getirilmiştir. İçlerindeki not ve
kayıtlardan, bunların bir zamanlar İstanbul’da hangi manastıra ait oldukları
kolayca tespit edilebilmektedir.
İtalya’nın güney bölgesinde bronzdan bir Roma imparatoru heykeli
bulunmuştur. Bu eser o bölgedeki Barletta kasabasında bir kilisenin
avlusunda yüzyıllardır teşhir edilmektedir. Bilindiğine göre İstanbul’dan
yağma mallarıyla dolu olarak dönen bir gemi, Bari kıyılarında
karaya vurarak batmış, bu heykel de uzunca bir süre kıyıda kumsalın
üzerinde kalmıştır ve sonra buradan alınarak bir kilisenin avlusuna
konmuştur. Askerî kıyafetle giyimli olan bu imparator heykelinin kimi
tasvir ettiği pek anlaşılamamıştır. Bazı yazarlar bunun İmparator I.
Constantinus olabileceğini ileri sürerler. Başkaları ise V. yüzyıl içlerinde
imparatorluk makamına yükselen Marcianus olduğunu iddia ederler.
Hatta bu hususta daha da ileri giderek heykelin İstanbul’da Fatih’te
Kıztaşı denilen anıtın üstünde bulunduğunu ve yağmada buradan indirilerek götürülürken geminin kazaya uğraması sonunda güney
İtalya’da kaldığını iddia ederler. Fatih’teki Kıztaşı, İmparator Marcianus
(450-457) adına dikilmiş bir anıttır. Kaidesindeki iki satırlık kitabesinde
de Tatianus adındaki bir vali tarafından bu imparator için dikildiği
açıkça belirtilmiştir. Ancak bu bronz heykelin bu anıtın tepesinde
olduğuna inanmak biraz zordur. Çünkü heykelin ölçüleri mermer
sütunun gövdesine nazaran çok fazladır. Fakat her ne olursa olsun sanat
tarihine “Barletta Bronz Heykeli” olarak geçen bu eserin Haçlıların
İstanbul yağmasından elde edilen ve bu şehirden götürülen bir tarihî
eser olduğu açıkça bellidir.
Batı’daki müzelerde ve bilhassa kilise ve manastır hazirelerinde Haç-
lıların İstanbul yağmasından elde etmiş oldukları pek çok eserin varlı-
ğı bilinmektedir. Ayrıca XVIII. yüzyılın sonlarında büyük Fransız İhtilali
günlerinde birçok manastır, ayaklanma sırasında yağma ve tahrip
edildiğinde bu eserlerden bir kısmı da yok edilmiştir.
Dördüncü Haçlı Seferi’nin bir hatırası olarak gösterilen ufak bir kitabe
de bulunmaktadır. Bu Ayasofya’nın güney tarafındaki yukarı kat
galerisinde bir duvar dibinde yere döşenmiş küçük bir taştır. Üzerine
Henricus Dandolo adı işlenmiştir. Söylentiye göre bu, İstanbul’un Latinler
tarafından alınışından az sonra ölen ve Haçlıların Bizans’a karşı
bu seferini kışkırtan Venedik dükasının mezarıdır. Ancak bu iddianın
gerçek olmasına pek ihtimal verilemez. Şöyle ki, Latinlere karşı büyük
bir düşmanlıkları olan Bizanslıların 1261’den sonra şehri geri aldıklarında
Ayasofya gibi bir yerde can düşmanları Dandolo’nun mezarını ve
kitabesini bırakmaları mümkün değildir. Diğer taraftan Sultan Abdülmecid
döneminde 1847-1849 yılları arasında Ayasofya’da büyük restorasyon
işleri yapan ve aslen İsviçreli olmakla beraber İtalyan İsviçresi’nden
olduğundan İtalyan milliyetçisi olarak da tanınan mimar Gaspare
Fossati bu kitabeyi bu restorasyon sırasında koydurmuş olmalıdır.
Bugüne kadar orada durmasının da sebebi bundan ibarettir.
Nihayet her şey yavaş yavaş sükûn buluyor, bütün kiliseler Katolik
dinine tahsis ediliyor ve Flandra Kontu Baudouin, kral ilan edilerek,
1261’e kadar yaşayacak olan İstanbul Latin imparatorluğu fiilen baş-
lıyordu.
Bizans tahtında kısa aralıklarla birbirlerini takip eden imparatorlardan
IV. Aleksios ile babası II. Isaakios’un nasıl öldüklerini yukarıda anlatmıştık.
Bizans hükümdarları listesine bile alınmayan gölge imparator
Nikolas Kanabos ise, 1204’te vukûa gelen korkunç girdabın içinde
kaybolup gitti ve kimse ne olduğunu öğrenemedi. İçlerinde en talihli
ve en kabiliyetlileri olan Laskaris, İznik şehrine geçmiş ve orada gittikçe kuvvetlenen küçük bir prenslik kurmuştu. Isaakios’un karde-
şi Angelos sülalesinden III. Aleksios’un ise kaçtığını biliyoruz. Sâbık
imparator, hakkından ferâgat etmemiş ve Batı Trakya’da Gümülcine
yakınında Messinakale denen yerde yerleşmişti. Onun İstanbul’da bı-
raktığı karısı Öfrosina ile kızı Evdokia’yı yanına alarak kaçan V. Aleksios
Murtzuphlos ise, Edirne civarında dolaşıyordu. Bir aralık Çorlu’ya
kadar ilerleyerek burasını işgal bile etti. Fakat yüz kişilik bir Haç-
lı kuvveti karşısında dayanamayarak süratle Makedonya istikâmetine
kaçtı ve bu kaçış esnasında III. Aleksios ile karşılaştı. Bu ihtiyar kurt
onu hoş karşıladı, Murtzuphlos’un, kızı Evdokia ile evlenmek istemesine
daha fazla memnun oldu. Ona “oğlum” diye hitap etti, hatta bir
de düğün yapıldı ve kayınbaba damadını şehirde vereceği bir yemeğe
davet etti. İhtiyatsız Murtzuphlos bu davete icabet etti ve bu onun
için bir felaket oldu. Zira Aleksios damadını bir odaya kıstırarak burada
onun gözlerine mil çektirdikten sonra Trakya ovasına salıverdi. Zavallı
Murtzuphlos’un daha çilesi dolmamış olacak ki, yanında kalan
sâdık birkaç adamı ile sefil ve perişan dolaşırken, Çanakkale taraflarında
Haçlı ordusuna mensup Thierry de Loos adında bir şövalye tarafından
yakalanarak, 1204 yılının Kasım ayı sonlarında İstanbul’a getirildi.
Latinlerin bu adama karşı istisnaî bir hınçları olduğundan kendisine
verilecek ceza uzun tartışmalara yol açtı, neticede asil şövalyeler
talihin yerden yere vurduğu bu sâbık imparatorun “şânına lâyık” bir
idam şekli buldular. Kütle sadizminin en parlak bir misali olan bu
idam, kör imparatoru, Bayezid Meydanı’nda yükselen ve parçaları hâ-
lâ Bayezid Hamamı’nın temel taşları arasından görülen 40-50 metre
yüksekliğindeki bir sütunun tepesinden aşağı atlamaya mecbur etmek
sûretiyle infaz edildi ve bu sahneyi Bizanslı ahâli de seyre koştu!
Bütün bu işlerin baş müsebbibi III. Aleksios’a ne oldu? Damadını
kör ettikten sonra ailesi ile Makedonya’ya kaçtı, orada Larissa’da,
Murtzuphlos’a bırakmadığı kızı Evdokia’yı Sguros adında mahallî bir
derebeyi ile evlendirdi; diğer kızı Anna’yı ise İznik prensi Laskaris’e
vermişti. Böylece durumu emniyete girmiş gibi gözüküyordu, fakat
çok geçmeden Monteferrato markisi onu yakaladı, önce Volo Körfezi’nde
bir kalede, sonra Selânik’te hapsetti, nihayet İtalya’ya yolladı.
Mamâfih Aleksios kurtulmanın yolunu buldu, Anadolu’ya döndü ve
Konya’da Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’e ilticâ etti. Maksadı
onun yardımı ile tahtını tekrar eline geçirmekti. Damadı Laskaris’e
karşı Gıyaseddin’i tahrîk etti ve Türklerle Bizanslılar Honas’ta
şiddetli bir muhârebe yaptılar. Bu savaşta Gıyaseddin Keyhüsrev şehit,
Aleksios ise esir düşmüştü. Talihin garip bir cilvesi olarak, Aleksios’un damadı Laskaris ona, kendisinin her fırsatta başkalarına tatbik ettiği cezayı
aynen tatbik etti. Gözlerine mil çektirdi ve hayatının son günlerini
tamamlaması için İznik’te bir manastıra kapattırdı.
Dördüncü Haçlı Seferi’nin Bizans bakımından nasıl cereyan ettiği
belki bazı hususlar aşırı derecede abartılarak Niketas Khoniates tarafından
kaleme alınmıştır. Burada Latinlerin Konstantinupolis’i ele geçirdiklerinde
yaptıkları çirkin davranışlar hayli etraflı olarak anlatılır. Khoniates’in
eseri tamam veya parça hâlinde Batı dillerine çevrilmiştir. Sefere
katılan Haçlıların ileri gelenlerinden Geoffroy de Villehardouin
uzunca bir hâtırât yazmak sûretiyle bu seferi ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.
Bu eser tabiî yüksek kademedeki bir Haçlının görüşlerini aksettirir.
Sefere çok fakir olduğu için ganimet elde etmek gâyesiyle rahip
olan kardeşi ile birlikte katılan Rober de Clari’nin hatıraları ise aşağı
kademedeki şövalyelerin durumlarını ve ganimetlerin paylaşılmasında
uğradıkları haksızlıkları anlatması bakımından dikkat çekicidir. Villehardouin’in
eseri modern Fransızca’ya Natalis de Vailly tarafından çevrilerek
yayınlanmış, daha yakın tarihlerde ise E. Farar tarafından açıklamalı
olarak yeni bir baskısı yapılmıştır. Son yıllarda bu eserin Vailly
tarafından yapılan yeni Fransızca baskısından Ali Berktay tarafından
yapılan Türkçe bir çevirisi de basılmıştır. Clari’nin fazla hacimli olmayan
hatırası ise yine Fransa’da birkaç defa basılmış ve metinde kısaltmalar
yapılarak ve herhangi bir açıklama notu olmaksızın Beynun Akyavaş
tarafından Türkçe’ye de çevrilmiştir. Daha az tanınmış bir kaynak
ise sefere katılan bir Alman keşişinin yazdığı bir hâtırâttır. Batı Almanya’daki
mensup olduğu manastırın başrahibine takdim edilen bu
eser, Günther von Pairis’in vekâyinâmesi olarak bilinir ki, bunun da
Türkçe baskısı hazırlanmaktadır.
Fransa’da Haçlı Seferlerine çok büyük önem verildiğinden XIX. yüzyıl
içinde bu seferlere dair çeşitli ülkelerde ve değişik dillerde yazılmış
bütün kaynaklar derlenmek sûretiyle çok büyük bir külliyat meydana
getirilerek yayınlanmıştır. Recueil des Historieus des Croisades başlıklı
bu külliyat Haçlı Seferleri hakkında çalışmalar yapacak olan tarih araş-
tırmacılarına büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Son yıllarda Haçlı Seferlerinin
karşı taraftan yani İslâm âleminden nasıl görüldüğünün de
incelenmekte olduğu dikkati çekmektedir. Bu defa çeşitli Arap kaynakları
taranmak sûretiyle bu konu üzerinde çalışmalar yürütülmektedir.
Bunlar dışında Batı’da Haçlı Seferleri hakkında büyük eserler yayınlanmıştır
ve Dördüncü Sefer bunların içinde önemli bir yer tutar. Bunlardan
biri J.F. Michaud’un 1817-1822 tarihleri arasında yayınladığı bü-
yük eserdir. Koyu bir Katolik olan Michaud’un bu eserinden sonra daha objektif bir görüşle 1930’lu yıllarda R. Grousset’in yine büyük bir
Haçlı Seferleri eseri yayınlandı. En son olarak ise İngiliz tarihçi Runciman’ın
Haçlı Seferleri tarihi basılmış ve bu eser Fikret Işıltan tarafından
Türkçe’ye çevrilmiştir. Haçlı seferleri için Türkçe iyi bir özet,
Işın Demirkent tarafından Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde
(c. XIV, İstanbul 1996, s. 525-546) yayınlanmıştır.
XIX. yüzyıl sonlarına doğru bazı araştırmalar da ara konular üzerinde
yapılmıştır. Nitekim Dördüncü Haçlı Seferi’nin yine bir Hıristiyan
şehri olan Zara’ya hücumları ve burayı işgal etmeleri konusu bir tez
olarak hazırlandığı gibi, Villehardouin’in metnine dayanmak sûretiyle
Haçlıların savaş metotları ve silahları hususunda da bir araştırma yayınlanmıştır.
Biz de Bizans çağında İstanbul’u görüp anlatan yabancı-
lara dair yaptığımız bir çalışmada Dördüncü Haçlı Seferi sırasında bu
şehri anlatan üç yazarın metinlerinden alıntılar derleyerek bunları bir
makale hâlinde yayınladık.
Dördüncü Haçlı Seferi Batı edebiyat ve sanatında da konu olmuş-
tur. Edebiyat dalında en başta gelen örnek; İngiliz tarih romanları yazarı
Sir Walter Scott’un (1771-1832) 1832 yılında ilk defa basılan,
Count Rober of Paris başlıklı eseridir. Yazarın diğer kitapları kadar ünlü
olmayan bu kitabında Dördüncü Haçlı Seferi konu edilmiştir. Sanatta
ise Dördüncü Haçlı Seferi’nde Konstantinupolis’in Latinler tarafından
kuşatılması ve zaptı Fransız ressam Eugène Delacroix’in
(1798-1863) fırçasıyla yaşatılmıştır. Paris’te 1841’de sergilenen bu
tabloda Haçlı ordusunun liderlerinin at üstünde şehrin sur kapılarından
birinin önüne geldikleri ve burada perişan durumda birkaç Bizanslının
Latinlerin önünde yerlerde kıvrandıkları gösterilmiştir. Ancak
bu tablo ne tarihî gerçeklere ne de İstanbul topografyasına uygundur.
Arka planda gösterilen arazinin İstanbul değil, ressamın bir
süre önce gittiği Cezayir’den görüntü olduğu ileri sürülür.
***
Roma İmparatorluğu’nun 395’te Doğu ve Batı olmak üzere ikiye
ayrılmasından itibaren, Doğu’daki parça bütün ortaçağı kaplayan
uzun bir ömre sahip oldu. Batı bilim dünyasının Bizans İmparatorlu-
ğu olarak adlandırdığı bu Doğu Roma Devleti, Latinlerin Haçlı Seferi
düzenlemelerine kadar bir “dünya devleti” karakterini korudu.
Topraklarının büyük kısmını kaybetmesine ve en önemli bölümü olan
Anadolu’nun büyük kısmı elden çıkmasına rağmen Bizans, dünya politikasında
büyük bir devlet olarak hâkimiyetini XII. yüzyılda sürdürebiliyordu.
Eski Roma İmparatorluğu bir geleneği olan, üzerinde imparatorun
alâmeti veya resmi olan bir taçın (diadem) küçük hükümdarlara gönderilmesi Bizans tarafından sürdürülüyordu. Nitekim, XI.
yüzyılda üzerinde imparatorun resmi olan bir taç küçük Macar krallı-
ğının başındaki hükümdara gönderilmişti. Altın, mine işi olan bu tacın
arka tarafındaki plakadaki yazı dikkat çekicidir. Çünkü burada “Türklerin
kralına” yazısı okunmaktadır. Macarlar Orta Asya’dan Karadeniz’in
kuzeyi yoluyla Orta Avrupa’ya geldikleri için Bizanslılar onlara
“Türk” diyorlardı. Orta Asya’dan İran üzerinden gelen Türklere de
“Pers” demişlerdir. Macar krallığının hâlâ kutsal bir alâmeti olarak kabul
edilen bu taç, Macar milletinin bir bağımsızlık simgesi olarak çok
büyük bir değer verilerek korunmaktadır.
Dünya devleti olma özelliğini Bizans XIII. yüzyılın başlarında taht kavgası anarşisiyle birlikte Haçlıların Konstantinupolis önüne gelmeleriyle kaybetti. Başşehrin yangınlarla harap olması bütün zenginliklerinin yağma edilerek Batı ülkelerine parçalar halinde taşınması ve arkasından başkent yine İstanbul olmak üzere bir Latin İmparatorluğu kurulması Bizans’ı artık ortaçağ sonlarına doğru küçük bir devlet durumuna sokmuş bulunuyordu. Latin İmparatorluğu’nu idare eden Batılı şövalyelerin Bizans topraklarındaki hâkimiyeti ancak 1261’e kadar sürebildi. Bu Latin Devleti’nin tarihçesine dair bazı yayınlar yapılmakla beraber en etraflı çalışma Fransız tarihçi Lognon tarafından yapılarak İstanbul’da Latin İmparatorluğu başlığı altında yayınlanmıştır. Bu tarihte küçük bir beylik durumunda olan İznik Beyliği’nin başına geçen Mikhail Palailogos başkenti geri alarak, Ayasofya’da imparator olarak taç giymiştir. Esasında, İznik prenslerinin sonuncusu bu makamı babadan devralmış bir çocuktu. Mikhail, Laskarislerin sonuncusu olan bu çocuğu gözlerine mil çektirdikten sonra hâkimiyeti ele almış ve imparator olan Palailogos sülalesinin kurucusu olmuştur. İşte Bizans İmparatorluğu bu soydan gelen imparatorların idaresi altında ve gittikçe daralan topraklar üzerinde iki yüzyıla yakın bir süre boyunca yaşamını sürdürebildi. Tarihte ortaçağın büyük güçlerinden biri olarak önemli bir rol oynayan Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünün başlangıcı işte bu yazıda ana çizgileriyle özetlenmeye çalışılan Dördüncü Haçlı Seferi’dir.

Bu Yazı Toplamda 170 Okundu


Bu Yazıyı Paylaş :

Bizans İmparatorluğu’nun Çöküşünün Başlangıcı Semavi EYİCE Konusuna Ait Etiketler

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?


TemaHex